GİRİŞ
HUMANİZM HAREKETİ DÖKÜMANI
Humanistler, bu dönemin ve bu yüzyılın kadınları ve
erkekleridir. Humanistler daha önceki tarihi humanizmi tanırlar
ve sadece günümüzde merkez teşkil eden kültürlerden değil,
değişik kültürlerin katkılarından da ilham alırlar.
Dahası, bu yüzyıl ve binyılı geride bırakmış, ve
kendileri yeni bir dünyada yaşamaya başlamışlardır.
Humanistler geçmişlerinin çok uzun olduğunu ve geleceklerinin
daha da uzun olacağını hissederler. Geleceklerinde bugünün
genel sorunlarının çözülmesi için çabalamayı
düşünürler. Humanistler iyimserdirler, özgürlük ve sosyal
ilerlemeye inanırlar.
Humanistler, uluslarasıcıdırlar ve evrensel bir insan
devletini arzu ederler. Dünyayı, global olarak
yaşayabildikleri ve hareket edebilecekleri bir yer olarak
kavrarlar. Tek biçimli bir dünya istemezler, içinde
çeşitliliklerin olduğu bir dünya isterler. Çeşitlilik ile
kastedilen; çeşitli etniklikler, diller ve görenekler,
çeşitli fikirler ve özlemler, çeşitli inançlar, din
tanımazlık veya dinler, ve, çalışmak ve yaratıcılıkla
ilgili çeşitliklerdir.
Humanistler efendiler istemezler; ne patron ne de lider isterler,
ne de kendilerini başkasının patronu veya efendisi olarak
görmek isterler. Humanistler ne bir merkezileştirilmiş devlet
ne de onun yerini tutacak başka bir yapı istemezler.
Humanistler ne polis ne ordu ne de silahlı çeteler görmek
isterler.
Bununla beraber, humanistlerin özlemleri ile bugünün dünya
gerçekleri arasında bir duvar yükselmektedir. Artık bu
duvarı yıkmanın zamanı gelmiştir. Bunun için dünyadaki
tüm humanistlerin birleşmesi zaruridir.
I. PARA DÜNYASI
İşte evrensel gerçek: Para herşeydir. Para devlettir, para
kanundur, para güçtür. Basitçe para yaşamın aracıdır.
Ayrıca sanattır, felsefedir, dindir. Parasız hiçbirşey
yapılamaz, hiçbirşey parasız olanaklı değildir. Para
olmadan kişisel ilişkiler de olmaz. Parasız dostluk olmaz,
hatta kendi başına kalabilmek bile paraya dayanır.
Fakat bu 'evrensel doğru' ile olan ilişki çelişiktir.
Çoğunluk işin böyle olmasını istemez. Şöyle ki, hepimiz
paranın gaddarlığı ile yüzleşiriz. Öyle bir gaddarlık ki,
bir adı, temsilcileri, idarecileri ve kesin kuralları ile soyut
değildir.
Günümüzde ne feodal ekonomilerin, ne ulusal endüstrilerin ne
de ulusal grupların menfaatleri geçerli değildir. Bugün
geçerli olan şu ki; bu saydıklarımız uluslararası finansal
sermayenin dikte ettiği şekilde kazançlarını terketmiştir.
Uluslarası finansal sermaye ise devamlı olarak dünya çapında
büyüyen spekülatif sermayedir. Bu şekilde, devletler bile
hayatta kalabilmek için krediye ve faizle para almaya ihtiyaç
duyarlar. Herkes yatırım için dilenir ve garantiler verir;
böylece bankacılık sistemi işi eline alır ve son kararı
verir. Zaman geliyor ki, firmalar, ve onun yanında devletler ve
şehirler, şüphe edilmez bir şekilde bankacılığa tabi
olacaklardır. Eski düzenin yokedileceği tali-devlet'in zamanı
geliyor,
Aynı şekilde, eski dayanışma uçup gitmektedir. Sonuçta,
bunların hepsi, sosyal dokunun dağılması ve birbiriyle
bağlantısı kopmuş, genel fakirlik ve mahrumiyete rağmen
birbirinden farksız milyonlarca insanın ortaya çıkması ile
ilgilidir. Büyük sermaye sadece üretimi kontrol etmek yoluyla
nesnelliğe hükmetmez, iletişim ve bilgi araçlarını da
kontrol etmek yoluyla öznelliğe de hükmeder. Bu şartlarda,
keyfine göre materyalleri ve sosyal kaynakları kontrol
edebilir, doğayı geri dönüştürülemez bir şekile
çevirebilir, ve adım adım insan varlığını bertaraf
edebilir. Bu amaç için kafi gelecek kadar teknolojiye güvenir.
Ve, aynı şirketlerin ve devletlerin içini boşalttığı gibi,
her çeşit bilimi de fakirliğe, yıkıma ve işsizliğe
yolaçmak için teknolojiye dönüştürerek içini boşaltır.
Humanistlerin şu noktayı vurguladıklarında artık daha fazla
argüman sunmaya ihtiyaçları yoktur: Günümüzde birçok
bölgenin istihdam, besin, sağlık, barınma ve eğitim gibi
problemlerini kısa sürede çözmek için dünyanın yeterli
teknolojik imkanları vardır. Eğer imkanlar bu yönde
kullanılmıyorsa, bilin ki bu durum, büyük sermayenin
canavarca spekülasyonları yüzündendir.
Büyük sermaye şimdiden pazar ekonomisi aşamasını tüketmiş
ve kendi yarattığı kaosu karşılamak için toplumu disipline
etmeye başlamıştır. Bu irrasyonelliğin önüne dialektik
olarak 'neden'in sesi geçememiş, fakat en karanlığından
ırkçılık, köktendincilik ve fanatizm geçmiştir. Ve eğer
bu tür neo-irrasyonelizm bölgelere ve gruplara hükmederse
ilerici güçlerin faaliyetlerinin çapı güngeçtikçe
daralır. Öbür yandan, milyonlarca işçi devlet
merkeziciliğinin gerçekdışılığı gibi kapitalist
demokrasinin yanlışlıklarından da haberdardır. Ve nitekim
aynen kişilerin politik partilere ve devlete yaptığı gibi
işçiler de bozulmuş sendika liderlerine karşı çıkarlar.
Fakat bu sosyal fenomene bir uyum verilmelidir, aksi halde
ilerici olmadan spontane olarak ortaya çıkar, ve sonra
durgunlaşır. Nüfusun önemli bir bölümünü ilgilendiren
üretim faktorlerinin önemli noktalarını müzakere etmek
zaruridir.
Humanistlere göre, emek ve sermaye üretim faktörleridirler,
spekülasyon ve tefecilik ise bunun dışındadır. Şimdiki
durumda humanistler, bu iki faktör ile şu ana kadar ilişki
içinde bulunan diğer saçma faktörlere karşı savaşırlar.
Bugüne kadar söylenegelmiştir ki, işletme kazancı sermaye
içindir, ücret de işçi için; müteşebbis tarafından
alınan risk ile olan dengesizliği ayarlamak için... sanki her
işçi şimdiki durumunu ve geleceğini işsizlik ve krizlerin
yarattığı iniş çıkışlar ile riske atmazmış gibi.
Şirketin yönetiminin kararları ve idaresi de ayrıca rol
oynar. Tekrar yatırıma tahsis edilmeyen, büyümeye veya
çeşitlendirmeye yönlendirilmeyen işletme kazancı finansal
spekülasyona yönlendirilir. Yeni istihdam kaynakları
yaratmayan işletme kazancı finansal spekülasyona
yönlendirilir. Bu yüzden, işçilerin savaşımı, sermayenin
maksimum verimliliği için yönlendirilmelidir. Fakat bu
yönetim ve yönlendirme paylaşılmadan gerçekleştirilemez.
Öteki türlü, toplu işten çıkarmalar, şirket kapatmalar ve
insan yemeler nasıl engellenebilir? Çünkü fenalık,
verimlilik artışıyla ilişkili olan ticari kazançta değil;
subinvestment, hileli iflas, borç batağına saplanma ve sermaye
kaçışında yatar. Ve eğer 19. yüzyılın öğretilerini
izleyen birisi üretim ürünlerine zorla el koymak için ayak
direrse, gerçek sosyalizmin son zamanlardaki çöküşünü
dikkate almalıdır.
Aynı emeğin sınırlanmasında olduğu gibi, sermayenin de
sınırlandığında kendine daha kazançlı gelen yerlere
kaçması durumunda oluşan sakıncalar hususunda şu açıkça
belirtilmelidir ki, bugünkü durumun irrasyonelliği dünya
çapında durgunluk ve krizlere yolaçtığı sürece bu durum
uzun süre devam etmeyecektir. Bu sakınca, bir radikal moral
bozukluğunu tasdik etmekten başka, müteşebbisin kendi kendine
karar verir gözükmesine rağmen karar veremeden zincire tabi
olarak kendisinin bir işçi haline gelmesi sonucuyla beraber,
bankacılık yoluyla sermaye transferinin tarihsel sürecini
hoşgörür. Dahası, bu gerileme sürecinin kötüleşmesi
ölçüsünde müteşebbisin kendisi bu noktaları düşünmeye
başlar.
Humanistler sadece emek alanında mücadele etmek değil, üretim
faktörleri arasındaki ilişkinin tek olması ve toplumun
parçalanmış otonomisini geri vermeyi sağlamak için, devleti
uluslararası finansal sermayenin aracı haline getirmekten
korumak amacıyla politik alanda da mücadele etme ihtiyacını
hissederler;
II. BİÇİMSEL DEMOKRASİ VE GERÇEK DEMOKRASİ
Demokrasinin yapısı; kuvvetler ayrılığı, temsil sistemi
ve azınlıklara saygı gibi temel yapılarına uyulmadığı
sürece ciddi bir şekilde bozulmaktadır.
Teorik olarak kuvvetlerin ayrılığı kuvvetlerin karşıt
olmasıdır. Pratik olarak doğruluğunu kanıtlamak için
herbirinin kaynağını ve düzenleniş biçimini ve onları
bağlayan ayrıntılı ilişkileri incelemek yeterlidir. Başka
türlü mümkün değildir. Hepsi aynı sistemin parçalarıdır.
Bu nedenle sık görülen krizler, kuvvetlerden birinin
diğerinin üstüne geçmesi, fonksiyonların birbirine geçmesi,
çürüme ve başıbozukluk bir ülkedeki global, ekonomik ve
politik duruma uygun olur.
Temsil sistemine bakıldığında, genel seçim hakkının
gelişmesi zamanından beri seçim ile kişilerin seçtiği
vekillerin yaptıkları arasında sadece bir edim olduğu
düşünülürdü. Fakat, zaman geçtikçe çok'un azı seçtiği
ilk edim ve alınan buyruğa karşıt olan çıkarları temsil
eden azın çok'a ihanet ettiği ikinci bir edim olduğu
görüldü. Bu kötülük, kişilerin ihtiyaçlarına
yabancılaşan liderliğe indirgenmiş politik partilerde çoktan
kuluçkaya yattı. Zaten parti mekanizmasında büyük çıkarlar
adayları finanse eder ve izlemeleri gereken politikaları dikte
eder. Tüm bunlar temsil sisteminin içeriği ve
uygulanmasındaki derin bunalımları gösterir.
Humanistler temsil sisteminin uygulama biçimini değiştirmek,
elden gelen en büyük önemi halka danışmaya vermek, ve
adayların halkoylaması ile doğrudan seçimi için
uğraşırlar. Bu böyleyken birçok ülkelerde bağımsız
adayları politik partiler karşısında ikinci plana düşüren
kanunlar veya yoksa, kişinin temsilini toplumun iradesinden
önce bahaneler ve ekonomik sınırlamalar engeller.
Yurttaşların tam olarak seçme ve seçilme hakkına karşı
koyan her kural ya da kanun, her türlü kanuni yönetmeliğin
üstünde olan gerçek demokrasinin köküne kibrit suyu sıkar.
Ve, fırsat eşitliğine gelince, Medya, seçim dönemi
süresince, adaylar görüşlerini açıklarken hepsine hemen
hemen aynı fırsatı vermek suretiyle halkın hizmetine
verilmelidirler. Diğer taraftan, politik mesuliyet kavramını
yürütmek için, seçmenlerine verdiği vaatleri yerine
getirmeyenler her kim olursa olsun haklarının elinden
alınması ve politik yargılama riskine katlanmalıdır. Başka
bir çare olarak, şimdilerde sürdürüldüğü gibi, bireylerin
ve partilerin gelecek seçimlerde oy vermemek suretiyle
cezalandırılması temsilcilerin ikinci edim olarak ihanetini
engellememektedir. Acil noktalarda direkt danışma şansı için
teknolojik olanaklar her geçen gün artmaktadır. Bu, suistimal
edilmiş fikir oylaması ve incelemeler için öncelik vermek
değil, fakat gelişmiş elekronik ve bilgisayar teknolojisi
sayesinde katılımı ve direkt oylamayı mümkün kılmaktır.
Gerçek bir demokraside azınlıklara hakettikleri temsilcilerin
verileceği garanti edilmelidir. Fakat, bunun yanısıra, onlara
yenilerinin eklenmesi ve gelişmesini sağlayan her ölçüt tam
olarak alınmalıdır. Bu aralar, azınlıklar yabancı
düşmanlığı ve ayrımcılıkla bezdiriliyor, elem ile
tanınmayı talep ediyorlar ve, böyle olunca, açık veya
kapalı neofaşizmi yıkana kadar bu konuyu en önemli tartışma
seviyesine yükseltmek ve heryerde mücadelenin başını çekmek
humanistlerin sorumluluğundadır. Aslında, azınlıkların
hakları için mücadele etmek tüm insanların hakları için
mücadele etmektir.
Fakat, ayrıca, bir ülkenin bütününde, merkezileşmiş
devletten gelen zorlamadan dolayı, -ve şimdilerde büyük
sermayenin elinde bilinçsiz bir araç olarak- bütün bölgeler,
yöreler ve eyaletler aynı azınlıkların ayrımcılığına
uğruyor. Ve, bir federalist organizasyon kurulduğunda gerçek
politik gücün bu gibi tarihsel ve kültürel varlıkların
eline geçmesi durdurulmalıdır.
Sonuç olarak, sermaye ve emek konularını, gerçek demokrasi
konularını, ve devletin ademimerkezleştirilmesi aletinin
amaçlarını ön tarafa koymak, bugün bağımlılık
tarafından boğulan kişilerin dinamik ihtiyaçlarına göre
kararlı bir şekilde değişen esnek bir toplum tipinin
kurulması yönündeki politik mücadeleyi sürdürmektir.
III. HUMANIST DAYANAKLARİ
Humanistlerin faaliyetleri tanrı, doğa, toplum veya tarih
gibi düşsel teorilerden ilham almaz. Başlangıcı, acıyı
azaltmak ve hayattan alınan zevki arttırmaktan oluşan hayatın
ihtiyaçlarıdır. Fakat, insan yaşamı, gereksinimleri olduğu
için, geleceğin öngörüsünü geçmiş tecrübelere ve şu
anki durumunu geliştirme maksadına eklemiştir. İnsan deneyimi
sadece her canlı cinsinde olduğu gibi doğal ve psikolojik
seçimlerin ve birikimlerin toplamı değildir, fakat daha ziyade
şimdiki acıların üstesinden gelmek ve gelecekte de bu
acılardan kaçınmaya eğilimli sosyal ve kişisel deneyimdir.
Sosyal ürünler olarak biriken insan çalışması aktarılmış
ve doğal şartları daha iyi hale getirmek için devamlı
mücadele halinde nesilden nesile dönüştürülmüştür.
Böylece, insan, bir tarihsel varlık ve, dünyayı ve kendi
doğasını dönüştürmeye yatkın bir sosyal faaliyet
tarzıdır. Ve herzaman bir kişi veya insan grubu diğerlerine
sert kullanarak kendilerini kabul ettirmiş, tarihi durdurmakta
başarılı olmuşlar, kurbanlarını 'doğal' nesnelere
dönüştürmüşlerdir. Doğanın amacı yoktur, o yüzden
birilerinin özgürlük ve amaçları engellendiğinde, doğal
nesnelere, kullanılacak nesnelere, dönüşürler.
İnsanlığın gelişmesi, yavaş yavaş, doğayı ve toplumu
dönüştürme ihtiyacı duyar, bazı insanların başkalarına
yaptığı şiddetli hayvani ayırımı ortadan kaldırmaya
çalışır. Bu başarıldığında prehistoriden bir maksimum
insan tarihine geçit olacaktır. Bu arada, insan varlığının
gerçekliğinden ve özgürlüğünden başka herhangi bir
merkezi değerden başlayamayız. Böylece humanistler der ki:
"Hiçbirşey insan varlığının üstünde değildir ve
hiçbir insan diğerinin aşağısında değildir." Eğer
tanrı, devlet, para veya başka birşey merkezi değer olarak
alınırsa, insan varlığı ikinci plana konulmuş olur,
sonuçta saklı olarak kontrolü veya kurban edilmesi için
koşullar yaratılmış olur. Humanistler açıkça bu
görüştedirler. Humanistler dine inançlı veya inançsızdır,
fakat dünya hakkındaki görüşlerini ve faaliyetlerini ortaya
koyarken inançlarından veya inançsızlıklarından
başlamazlar; insan varlığından ve onun acil ihtiyaçlarından
başlarlar. Ve, daha iyi bir dünya için çabalarken, eğer
tarihi ileriye doğru götürecek birşey keşfederlerse, bu
inançlarını veya keşiflerini insanlığın hizmetine
sunarlar.
Humanistler esas sorunu belirtirler: Birisinin yaşamak
istediğini bilmek ve hangi koşullarda yaşayacağına karar
vermek. İnsan ilerleyişini engellemesinden dolayı tüm
şekilleriyle fiziksel, ekonomik, etnik, dinsel, cinssel ve
ideolojik şiddet humanistlere çirkin gelir. Humanistler için
açık veya gizli her türlü ayrımcılık kınama nedenidir.
Humanistler şiddet yanlısı değildir, fakat hepsinin
üstünde, faaliyetleri anlamlı olduğu sürece ne korkaktırlar
ne de şiddet ile karşılaşmaktan korkarlar. Humanistler
kişisel yaşamlarını sosyal yaşam ile birleştirirler.
Prensiplerine karşıt şeyleri önermezler, ve tutarlılıkları
böyle sağlanır.
Humanizm ile antihumanizmi ayıran çizgiler şunlardır: Emeği
büyük sermayenin önüne; gerçek demokrasiyi biçimsel
demokrasinin önüne; ademimerkeziyetçiliği merkeziyetçiliğin
önüne; ayrımcılık-karşıtlığını ayrımcılığın
önüne; özgürlüğü baskının önüne; hayattaki anlamı
boyun eğmenin, yardakçılığın ve saçmalığın önüne
geçirmek.
Humanizm seçme özgürlüğü tabanına oturduğu için şu anda
tek sağlam temele oturmuş etiktir. Aynı şekilde maksat ve
özgürlüğe inandığı sürece hata ile kötü inancı, ve
hatalı ile haini ayırabilir.
IV. SAF HUMANİZMDEN BİLİNÇLİ HUMANİZME
Humanizm, sosyal tabanda, çalışanların evlerinde ve
işyerlerinde, basit protestoları ekonomik yapıların
değiştirilmesine yönelik bilinçli bir güce
dönüştürmelidir.
Sendikaların mücadeleci üyeleri ve ilerici politik partilerin
üyelerine gelince, onların mücadeleri dahil oldukları
organizasyonların liderlik biçimini değiştirmeye eğilimli
olmak ve topluluklarını yönlendirmek ölçüsünde tutarlı
olacaktır, ve yukarıdakiler humanizm tarafından öne sürülen
temel noktaları doğrudan doğruya nitelik olarak sahiplenirler.
Normal olarak adaletsizliğe hassas olan öğrenciler ve
öğretmenlerin büyük bölümü sistemin genel
bunalımlarının kendilerini etkilediği ölçüde istemlerini
bilinçli olacak şekilde değiştireceklerdir. Ve, herhalde,
günlük trajediler ile medya sayesinde yüzyüze olan insanlar,
aynı fikirleri insana dayanmayan sistemin motifi ile ters
düşen aydın kesimler gibi humanist çizgide hareket etmek
durumunda olacaklardır.
İnsanlara ızdırap verme olgusunu temel alan birçok grupları
bugüne kadar hakları elinden alınmış ve ayrımcılığa
uğramışları kayıracak şekilde yansızlığa davet ediyoruz.
Dernekler, gönüllü grupları ve nüfusun önemli kesimleri
bazen pozitif katkılarını yaparak seferber olurlar.
Şüphesiz, katkılarından biri de bu problemler ile ilgili
kınamalarından oluşur. Bununla birlikte bu tip gruplar bu
kötülüklerin doğmasını sağlayan yapıların
değiştirilmesi biçiminde bir faaliyette bulunmamaktadırlar.
Bu gruplar bilinçli humanizmden daha çok merhametli/iyiliksever
olmaya çalışmaktadırlar. Buna karşın biz, konulara göre
faaliyetler ve protesto biçimlerini bulduk ve, bu yöntemler her
zaman geliştirilip derinleştirilebilir.
V. ANTİHUMANİST GÖRÜŞLER
Büyük sermaye tarafından desteklenen kuvvetlerin insanları
boğduğu ölçüde, bu rahatsızlığın avantajı ile
güçlenmeye başlayan ve yanlış sanılara doğru kanalize eden
birbirini tutmayan gruplar ortaya çıkar. Neofaşizmin temelinde
insani değerlerin yadsınamaz bilgisi bulunmaktadır. Ayrıca
aşırı ekolojistler/çevrebilimciler bir denemenin insan
üzerinde yapılmasındansa ilk olarak doğa üzerinde
yapılmasını kesin olarak savunurlar. Fakat insan varlığı
doğaya karşı yaptığı için ekolojik felaketin insanlığı
tehlikeye düşürdüğü biçimindeki açık gerçeği
söylemezler. Bazı güçlere göre insanlar bozulmakta bu
yüzden doğa da kirlenmektedir. Onlara göre, ilaçların
hastalıkların üstesinden gelmemesi ve yaşamı uzatmaması
daha iyi olacaktır. "Önce dünya!" diye nazi
sloganlarını hatırlatır şekilde isterikçe bağırırlar.
Buradan pisleten kültürlerin ve pis olan yabancıların
ayırımcılığına sadece ufak bir adım vardır. Bu güçler
ayrıca insan varlığını derinden küçümsedikleri için
antihumanisttirler. Akıl hocaları nihilist ve intihara
eğilimli tarzda küçümserler kendilerini.
Perspektifi olan insanların önemli bir bölümü ekolojizmin
kınadığı problemlerin yoğunluğunu anladıkları sürece
ekolojizme yapışırlar.Fakat, eğer bu ekolojizm olması
gerektiği gibi humanist bir karakter kazanırsa, gücünü bu
yıkımın destekçilerine yöneltecektir, bunlar, ad vermek
gerekirse, büyük sermaye, yıkıcı endüstriler zinciri, ve
askeri endüstri yatırımlarıdır. Fok balıkları ile
uğraşmak yerine, dünyanın birçok yerindeki açlık, aşırı
nüfus artışı, doğumlardaki ölüm oranı, hastalık ve
hastane açığına bakacaklardır. Ve teknolojik olarak gelişen
dünyadaki işsizlik, sömürü, ırkçılık, ayırımcılık ve
hoşgörüsüzlüğü hedef alacaklardır - Öyle bir teknolojik
dünya ki, akılcı olmayan büyümesi için ekolojik
dengesizlikler oluşturur -.
"Doğru"'yu Antihumanizm için politik enstrüman
olarak düşünmek için çok ince eleyip sık dokumaya gerek
yoktur. Onların durumunda kötü inanç öyle yüksek seviyelere
ulaşmıştır ki, dönem dönem kendilerini 'humanizm'in
temsilcileri olarak pazarlarlar. Bu anlamda, zeki papazlar eksik
olmamakta, ve gülünç "Dinci Humanizm"(?) temelinde
teori yaparmış gibi yapmaya çalışırlar. Dinsel savaşları
ve engizisyonu icat eden bu gibi kişiler; Batı humanizminin
tarihsel babalarının cellatları olan bu gibi kişiler,
kurbanlarının erdemlerini kendilerine maletmişler, tarihsel
humanistlere ait "sapmalardan vazgeçme" noktasına
gelmişlerdir. Antihumanizmin temsilcilerinin
"humanist" adı ile kendilerini nitelendirmeye
çalışmaları çok büyük kötü niyet ve haydutluktur.
Antihumanizme ait kaynakların, aletlerin, yolların ve
ifadelerin envanterini çıkartmak mümkündür. Her durumda,
onların hilekar eğilimlerini ortaya çıkartmak onların
anlayışları ve sosyal deneyimlerinin önemini kendiliğinden
ve saf humanistlerin eleştirmelerine katkıda bulunacaktır.
VI. HUMANİST FAALİYET CEPHELERİ
Humanizm, faaliyet cephelerini işte, evde, sendikada, politik
ve kültürel alanlarda bir sosyal hareketin karakterini
farzederek ilerici amacıyla organize eder. Böylece ilerlerken,
gruplar ve tek tek kişiler gibi çeşitli ilerici güçlere ne
kişiliklerini ne de özel karakterlerini kaybetmeden uygun
koşulların sağlanmasına çalışır. Bu tür bir hareketin
amacı, nüfusun büyük kesimlerine tesir etmeye kaabiliyeti
olan ve faaliyetleri ile sosyal değişimi uyumlaştıran
güçlerin birleşmesine yardımcı olmayı içerir.
Humanistler ne bilinçsizdir ne de romantik devirlerin
deklarasyonlarının karakteristiğinden haz duyarlar. Bu
bağlamda, önerdiklerinin ne sosyal vicdanın en gelişmiş
ifadesi olduğunu düşünürler, ne de organizasyonlarının
'hikmetinden sual olunmaz' ifadelerden oluşmasını isterler.
Humanistler yalancıktan çoğunluğun temsilcisi gibi görünmek
istemezler. Her durumda, farzettikleri doğrular çerçevesinde
hareket ederler ve, şu an için daha uygun ve tatbik edilebilir
olduğuna inandıkları değişmeleri hareketleri için temel
alırlar.